Image Map

DİSK Genel Başkanı Kani Beko’nun “1.Uluslararası İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Konferansı”nda yaptığı konuşma

Share on Facebook62Tweet about this on TwitterEmail this to someone

DİSK Genel Başkanı Kani Beko’nun İstanbul’da düzenlenen “1.Uluslararası İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Konferansı”nda yaptığı konuşma

img_0954

Değerli Konuklar, Kurumların Değerli Temsilcileri, Değerli Katılımcılar, Yurtdışından Gelen Sevgili Mücadele Arkadaşlarımız.

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu adına hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

15-16 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilmeye çalışılan darbenin ülkede yarattığı siyasal, toplumsal ve ekonomik travmanın etkileri devam ederken; çözüm olarak OHAL’in dayatılması ve darbe girişiminde bulunanların tasfiyesinin ötesinde baskıcı uygulamaların demokratik muhalefete ve dahası bütün bir topluma yönelmesi kabul edilemez. KHK’lar ile ülkeyi yönetmek cebir ve cendere siyasetini kalıcı hale getirmekle eş anlamlıdır. Derhal bu tarz bir yönetim anlayışı terk edilmelidir.

Çalışanlar açısından Taşeron ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygın hale getirilmesi, özellikle de 6715 sayılı kanunda Özel İstihdam Bürolarının Geçici İş İlişkisi kurabilmesinin yasal düzenlemesinin meclise tarafından kabul edilmesi emekçi sınıfların örgütlü yapısına son dönem yapılmış en açık saldırıdır. Kayıtlı Çalışan nüfusun nerdeyse yarıya yakını bu kapsam içine alınmış durumdadır.

OHAL ile birlikte, Bireysel Emeklilik Sisteminin ve Türkiye Varlık Fonunun yasalaşması kolayca halledilmiş; Kıdem Tazminatının fona devredilmesi tartışmaları yeniden dayatılmaya başlanmıştır.

İç tasarrufları artırmak gayesiyle zorunlu olarak kesilecek kesintiler, çalışanların zaten yetersiz olan ücretlerini daha aşağıya çekecek ve yoksullukları derinleştirirken, asgari ücretin fiili olarak aşağıya çekilmesine neden olacaktır. Varlık Fonunun ise İşsizlik fonuna göz dikme ihtimali büyük bir olasılıktır ve böyle bir durum gerçekleşirse bunu asla kabul edemeyiz.

Bu düzenlemelerin vücut bulmasıyla, İSG alanında yaşanan olumsuzlukların çok daha kötüye gideceğini söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Çalışma ilişkilerinde çok temel değişiklikler anlamına gelecek olan yasal değişiklikleri gerçekleştirmeyi üzerinde yükseldiği sınıfın ihtiyaçlarını karşılamak için önüne koymuş bir siyasal yapının, İSG alanını çalışanların lehine ve kamusal bir anlayışla ele almayacağını herkesin bilmesi gerekir.

Bildiğiniz gibi, ülkemiz işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında çok ciddi sorunlarla karşı karşıyadır.

Zonguldak’tan Balıkesir’e, Maraş’tan Soma’ya; İstanbul’dan Ermenek’e  ve son olarak da Siirt/Şirvan bakır madeninde kitlesel  iş cinayetlerine tanık olduk. Bu tablo asla kabul edilemez. Madenlerde, inşaatlarda, barajlarda, hastanelerde, nakliye işlerinde canlarımızı kaybediyoruz.

Giderek yükselen ölümlü iş kazaları ve kalıcı iş göremezliklerle karşı karşıyayız. Emek gücümüz bu sermaye birikim rejimiyle heba edilmektedir. Yarattığı travmalar toplumsal yapımızda derin izler bırakmaktadır.

Yüzyılın faciası ne yazık ki, Manisa-Soma’da yaşandı. 301 madenci bu faciada hayatını kaybetti. 2005 ve 2011 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının  ve Devlet Denetleme Kurulunun yapmış olduğu çalışmalar ve yayınladığı raporlar hiç dikkate alınmamış ve katliam göz göre göre gelmiştir.

Sanki 1800’lü yıllar Avrupa’sında yaşıyoruz… 17 Kasım 2016 günü  Siirt’in Şirvan İlçesi Madenköy bakır madeninden gelen haber bizleri bir kez daha isyan noktasına getirdi. 16 madenci toprak altında cinayete kurban gitti.

Sorun sadece bu alanlarla sınırlı değil. Geçici mevsimlik işçilerde yaşanan Dayıbaşılık sisteminin madenlerden çıkıp mevsimlik işçilerin istihdamında sistem haline geldiği uzun zamandır zaten biliniyordu. Dayıbaşılık sisteminden mevsimlik işçileri kurtarıyoruz deyip, Özel istihdam Bürolarını mevsimlik işçilere dayatmak tarafımızdan kabul edilemezdir.

Evrensel düzeyde 2001 yılında kabul edilip 2003 yılında yürürlüğe giren Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO)’nün “184 Nolu Tarımda İş Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin Sözleşmesi” tarım çalışanlarına ilişkin önemli düzenlemeler getirmiştir. Türkiye tarafından henüz onaylanmayan bu sözleşmenin 21’inci maddesine göre tarım işçileri iş kazaları ve meslek hastalıklarına karşı koruma kapsamı alınmalı, mesleki risk ve kazalara karşı sigorta veya sosyal güvenlik rejimine dahil edilmelidir.

Yani, barınma, eğitim, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik, ücret ve çalışma koşulları hızla iyileştirilmelidir. Özel İstihdam Bürolarının insafına terk edilmesi yerine İŞKUR kamusal niteliği kapsamında kayıtlı hale getirilmelidir.

Ülkemizde işçi sağlığı ve iş güvenliği alanı çökmüş durumdadır. Çökmüş sistem üzerine yeni bir yasa çıkarmak, mevzuat düzenlemeleri yapmak hiçbir işe yaramamaktadır.

Bakınız, 2012’de 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği kanunu çıkarıldı. Kanun tamamen piyasa aktörlerinin beklentilerine uygun halde düzenlendi.

Bu alan piyasaya açılarak yaşanan devasa olumsuzlukların giderileceği sanıldı.

İşçi sağlığı iş güvenliği alanının ekonomi-politiği, mevcut sermaye birikim rejiminin önünde engel teşkil etmeyen, aksine kendisi de birikim sağlanacak bir yapı olarak düzenlenmiştir.

Çünkü bu üretim biçimlerinin kendisi zaten bu uygulamaların reddi üzerinde yükselmektedir.

Zaten rakamlara bakıldığında da bu durum açıkça görünmektedir.

Uzun uzun rakamsal veriler vermeyeceğim, sadece belirli bir kıyaslama olsun diye iki karşılaştırma yapmak gereğini ifade ediyorum.

2004-2012 dönemine bakıldığında, yani iki temel ILO sözleşmesinin kabulünden sonra,  her yıl ortalama 1316 çalışan yaşamını yitirmiştir.

2004-2014 yılları arası ise, yani 6331 sayılı yasanın kabulünden 2 yıl sonra, bu ortalama yıllık 1377 sayısına ulaşmıştır. 2015 yılında 1730 çalışan iş cinayetlerinde yaşamını kaybederken, 2016 yılının 11 ayında ölümler 1750 sayısına yaklaşmıştır.

Yani, 1970’lerden günümüze Kalkınma modelinin yapısı değişirken, o dönem yıllık ortalama 1000 olan iş cinayeti sayısı, 2000li yıllara yaklaşırken 1200’e çıkmış; günümüzde ise bu ortalama 1400’e ulaşmıştır.

Bütün bu kabul edilemez tablo karşısında biz DİSK olarak, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanının, bir örgütlenme ve mücadele alanı haline geldiği tespitini yaptık, yapıyoruz.

İnsanca bir yaşam, insana onuruna yakışır bir iş istiyorsak artık bu alanda da örgütlenme ve mücadele azmimizi yükseltmemiz gerekmektedir.

Bu nedenle, bu yıl ve bundan sonraki yıllar açısından çalışanlarımız için bir bilinç yaratılması, etkin bir kültürün oluşturulması çabasındayız.

Sendikalarımızın işyerlerinde, fabrikalarda, işletmelerde etkin hale gelmesi, toplumsal bir denetim mekanizması işlevi kazanmasını sağlayacaktır.

Kapsam açısından kamusal niteliği olmayan, denetim ve yaptırımları yetersiz mevzuat uygulamaları karşısında yapılacak en önemli iş, kendimizi bu alanda tahkim etmek olacaktır.

Kader diyen, fıtrat diyen, işçilerin güvensiz davranışlarından dem vuran yetkililere, bütün bu iş cinayetlerinden onların bu çökmüş sistemlerinin sorumlu olduğunu her yerde en etkin bir şekilde vurgulayacağız ve  kamusal bir sistemin yaratılması için her türlü çabayı göstereceğiz.

Bakınız, Soma Duruşmalarının bir kısmını takip etmek durumunda kaldık. Üst düzey yöneticilerden biri hakim karşısındaki ifadesinde “ILO kriterlerini uygulanıyor olsaydı, bugün, madende ölen bütün arkadaşlar yanımızda olacaktı. Biz de sizin karşınız olmayacaktık” beyanında bulunmuştur.

Görüldüğü üzere böylesi bir İSG politikasının sadece çalışanlar üzerinde yarattığı etkiye bakılamaz, bunun yarattığı toplumsal travma çok daha sarsıcıdır.

Üretimde heba edilmiş üretken emek, ailelerin yaşadığı derin sarsıntılar ve bir ülkenin geleceğinin bugünden tüketilmesi. Ne için bu olumsuz tablo; rekabet ve birikim için. Böyle kalkınma modeli, böyle sermaye birikim rejimi kabul edilemez. Ölü bedenler üzerinden bir kalkınma anlayışının kabul edilmesi bu ülkeye yapılan en büyük kötülüktür.

Ve bir anlamı olacaksa, burada ILO’nun yaklaşık tahminlerini söyleyelim: Dünya ölçeğinde önlem alınmadığı için ortaya çıkan kayıp dünya gayri safi milli hasılasının  %4’ü düzeyinde. Bu çok büyük bir rakam. Ülkemizde ise bu oran %5 düzeyinde. Parasal miktarı 20 milyar dolar üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Tamam bu devasa rakamsal boyutu yatırım, istihdam ve teknolojik yenilenmede kullanalım. Ama görüldüğü üzere, sermaye birikim rejiminin karakteri buna elvermediği gibi, gerçeği söylemek gerekirse, bu kayıp sermaye dünyasının elde ettiği getirinin gerisinde kaldığını da bize göstermektedir.

Sonuç olarak, yaşanan süreci, çalışanlar için mutlak olarak yaşanması gereken bir süreç olarak ele almak, tamamen kaderci, boğun eğen ve teslim olan bir anlayışla malul olma anlamını taşır. Bu sürecin tersine çevrilmesi mümkün ve olanaklıdır. Bunu gerçekleştirebilmek içinse ilk adım olarak belirli görevlerin ele alınması sağlanmalıdır:

Birincisi, sendikal hareketin kendi örgütlenmesinin önündeki engelleri kaldırmak ve işletme düzeyinde etkin bir rol oynayabilmek için samimi bir mücadele vermesinin zorunluluğunun yanı sıra İSG alanını temel örgütlenme alanı olarak ele almalarını sağlayacak bilincin geliştirilmesi çabası içine girmelidir.

İkincisi, taşeron ve güvencesiz üretim sisteminin tamamen yasaklanması ve/veya ciddi denetim ve sınırlama getirilmesi için yine samimi, etkin bir mücadele çabasının ortaya konulmasıdır.

Üçüncüsü, sağlık, güvenlik ve çevreyle ilgili özerk-demokratik bir kurumsal yapının sendikalar, meslek oda ve birlikleri ve üniversiteler ile oluşturulmasının politikasının yaratılması ve ısrarcı bir çabanın gösterilmesi gerekmektedir.

Tüm bu taleplerimizin bir tek amacı var. İşçiler hayatlarını kazanmaya çalışırken kaybetmesinler. Maalesef işçinin de bir insan olduğunu hatırlatmak zorunda kaldığımız günlerden geçiyoruz.  İzninizle bu konuda örnekler vereyim.

Geçtiğimiz günlerde yeni bir katliama tanıklık ettiğimiz Siirt Şirvan’a DİSK-KESK-TMMOB-TTB heyeti olarak gittik. Orada toprağın altından torununun çıkarılması için bekleyen yaşlı bir dede şunları anlattı. Temmuz ayında da burada bir heyelan olmuş ancak yarıklar kumla kapatılmış. Bize dediği şu oldu: Bir çoban bile o yarıkları görse buradan sürüyü geçirmez. Ancak maalesef bu şirket için insan yaşamı o kadar değersiz ki yarıkların üzerini toprakla kapatarak işçileri bile bile ölüme göndermişler.

Bu gibi uygulamalara maalesef iş cinayetlerinin yaşandığında gittiğimiz her yerde karşılaştık. Ermenek’e de gittiğimizde orada insanların acısına tanıklık ettik. Hatırlarsınız ocağı su bastığında bir anayı teselli edenlere, daha çalışmalar sürüyor diyenlere Tezcan ana demişti ki, “Oğlum yüzme de bilmezdi, suyun içinde ne yaptı?”

Peki ya Ermenekli Recep Amca nasıl hafızamızdan silinir? Yırtık kara lastik ayakkabısı ile oğlunun cenazesini kaldıran Recep amcaya Kaymakam yeni bir kara lastik ayakkabı hediye ettiğinde Recep amca ne istemişti: “Ben ayakkabı değil oğlumu istiyorum”

Bu yürek burkan ifadeleri biz unutmadık, unutmayacağız. Ancak tüm yaşananlardan ders almayanların, görmeyenlerin, duymayanların, önlem almayanların, bu yaşananlara göz yumanların yüreği kurusun diyor, sizleri saygıyla sevgiyle selamlıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Share on Facebook62Tweet about this on TwitterEmail this to someone
ITUC ETUC