İşçi sağlığı iş güvenliğinde iki yıllık tablo: “Kuralsızlık, denetimsizlik ve iş cinayetleri”
İŞÇİ SAĞLIĞI İŞ GÜVENLİĞİNDE İKİ YILLIK TABLO: “KURALSIZLIK, DENETİMSİZLİK ve İŞ CİNAYETLERİ”
DİSK İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Dairesi’nin 2024-2025 yılları işçi sağlığı ve iş güvenliği değerlendirmesi
28 Nisan “Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü”nü derinleşen ekonomik, siyasal ve toplumsal krizin yarattığı yoksullaşma, güvencesizlik ve iş cinayetlerindeki kara tablonun gölgesinde anacağız.
Geçen 2 yıl içerisinde toplumu derinden etkileyen sarsıcı iş cinayetleri yaşadık.
13 Şubat 2024 tarihinde Erzincan İliç’te Çöpler altın madeninde yaşanan büyük endüstriyel kazada 9 işçi milyonlarca ton siyanürlü toprak altında kalarak yaşamını yitirmişti. Kayan siyanürlü yığın liçinin insana, doğaya ve canlı yaşamına etkisinin ne olacağı ise ilerleyen yıllarda daha net ortaya çıkacaktır.
Bu felaketin şoku atlatılamadan, İstanbul’un göbeğinde, Beşiktaş’ta 2 Nisan 2024 tarihinde lüks bir gece kulübünde yürütülen tadilat esnasında yaşanan patlama ve ardından çıkan yangın tam bir katliama dönüştü ve 29 çalışan cinayete kurban gitti.
15 Eylül 2024 tarihinde, Sakarya Hendek’te üretim yapan OBA Makarna fabrikasında değirmen kısmında yaşanan patlama sonucu 5 işçi öldü.
24 Aralık 2024 tarihinde Balıkesir’de askeri mühimmat üreten ZSR fabrikasında patlama meydana geldi; 8’i kadın 3’ü erkek 11 kişi yaşamını kaybetti.
Bolu /Kartalkaya turizm merkezinde 21 Ocak 2025 tarihinde Grand Kartal Otel’de çıkan yangın sonucu 78 insan yaşamını yitirdi, 51 kişi de yaralandı. Ölenlerin 36’sı çocuk olarak kayıtlara geçti.
23 Temmuz 2025 tarihinde Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde çıkan orman yangıyla mücadele ederken 5 orman emekçisi ve 5 AKUT gönüllüsü, 10 can yaşamını yitirirken, 14 kişi de yaralandı.
8 Kasım 2025 tarihinde Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde, parfüm imalatı yapılan bir işyerinde yaşanan patlamanın ardından yangın çıktı. Çıkan yangında 7 işçi hayatını kaybederken 4 işçi ise yaralandı. Hayatını kaybeden kadın ve çocuk işçilerin, yaşanan katliamın ardından kayıtdışı çalıştıkları ortaya çıktı.
İnşaat, maden, metal, enerji, yol yapımı, tarım ve ulaşım gibi alanlarda iş cinayetleri ne yazık ki sürüyor. Ancak endüstriyel işletmelerde yaşanan büyük endüstriyel kazaların yaşanmaya başlaması ve turizm sektöründe meydana gelen otel yangınlarının ardından yaşananlar, iktidarın işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda bakış açısını gözler önüne seriyor.
İşçi sağlığı ve iş güvenliği açısından geçen 2 yıldaki tablo vahim seviyededir. İSİG Meclisi verilerine göre bu dönemde en az 4002 işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti. İşçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlamaya yönelik yetersiz politikalar nedeniyle emekçiler, insan yaşamı ve doğa tehdit altındadır. Çalışanların sağlık ve güvenliği konusunda var olan yasalar dahi uygulanmamaktadır.
DİSK’in yıllar önce tespit ettiği “Daha Fazla Kâr, Daha Fazla Kan” politikası nedeniyle işçiler, emekçiler, kadınlar ve çocuklar tehdit altındadır. Bu politikanın en acımasız göstergesi ise çocukların ve gençlerin iş cinayetlerinde hayatını kaybetmesidir. Çocuk işçiliği iktidarın MESEM gibi uygulamaları nedeniyle giderek artıyor. Çocuk işçiliği istihdamı, iktidar eliyle, yasal düzenlemelerle kurumsallaşıyor.
Ekonomi politikaları nedeniyle çocukların nitelikli, güvenli, kamusal eğitime ulaşması neredeyse imkansız hale getirildi. Geleceksiz sarmalına mahkûm edilen çocuklar, ucuz işgücü haline getirilirken kötü çalışma koşulları, iş kazaları ve cinayetlerinin doğrudan hedef haline geldi. İSİG Meclisi verilerine göre, güvencesizlik kıskacında son 12 yılda en az 2664 genç işçi ve 742 çocuk işçi yaşamını yitirmiştir.
DÜNYADA GÜNCEL GELİŞMELER
Covid-19 pandemisi sonrası ülkemizde ve dünyada güvencesizlik, düşük ücret, kötü çalışma koşulları, yoksulluk, kayıtdışılık daha derin hale gelmiştir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) raporlarında yer alan gelecek projeksiyonlarında derin bir karamsarlık hâkimdir.
ILO, 2024 yılı 28 Nisan “Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü”ne dair ana temasını, “İklim değişikliğinin iş sağlığı ve güvenliği üzerindeki etkileri” başlığı altında belirlemişti. İklim krizi artarak devam ederken sermaye de bir kriz içerisindedir. Üstelik bu kriz, iklim krizini de derinleştirmektedir.
Sermayenin içinde bulunduğu kriz, bölgesel savaşları tetikleyip yaygınlaşmasına sebep oluyor. Bu kriz, savaş ve çatışma ortamı yoksullaşma ve güvencesizliği derinleştiriyor. İnsan onuruna uygun istihdam koşullarını olumsuz etkiliyor.
ILO’nun 2025 Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü ana teması ise dijitalleşmenin ve yapay zekanın çalışanların sağlık ve güvenliği üzerindeki etkilerine odaklandı. Bu tema ile görevlerin otomasyonu, büyük veri analizi, akıllı dijital sistemler ve yapay zeka aracılığıyla çalışan yönetimi gibi yeni çalışma uygulamalarına ışık tutulması hedeflendi.
Üretimde daha fazla yapay zeka ve otomasyon sistemlerine yönelimin, yeni teknoloji yeteneklerinin yaşama geçirilmesi, daha güvenli çalışma gibi birçok fayda sağlayabileceği iddia ediliyor. Ancak bu teknolojilerin üretimde kullanılmalarındaki temel önceliğin iş sağlığı ve güvenliğinde yaşanan sorunların ortadan kaldırılması değil, azalan kârlılığın istenilen düzeye çıkarılması olduğu ifade ediliyor. Yapay zeka ve otomasyonun üretimde daha yoğun kullanılmasının yaratacağı tehlike ve risklere dönük risk değerlendirme çalışmaları tam olarak bilinmiyor. Dünya ölçeğinde bakıldığından bu kapsama giren ülke ve sektörler oldukça sınırlı. İşçilerin büyük kısmı hâlâ emek yoğun üretimde yer alırken uzun çalışma saatleri, güvencesizlik, kayıtdışılık, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin eksikliğinin yarattığı kötü çalışma koşulları belirgin bir şekilde ILO raporlarında da vurgulanıyor.
Dijitalleşmenin ve yapay zekanın çeşitli biçimlerde işyerlerinde kullanılmaya başlanması, gelişmiş ülkelerdeki sınırlı sektörlerde uygulama olanağı buldu. Bu yoğunluğun artması halinde işçiler arasındaki etkileşimin azalması ve işin yoğunlaşması nedeniyle psikososyal sorunların daha fazla ağırlaşabileceği öngörülüyor.
ILO, 2026 yılının ana temasını ise “Sağlıklı Bir Psikososyal Çalışma Ortamı Sağlamak” olarak belirledi. Bu çerçevede, “Psikososyal çalışma ortamı, işin nasıl tasarlandığı, organize edildiği ve yönetildiği ile günlük çalışma koşullarını şekillendiren örgütsel uygulamalarla tanımlanır. İş yükü ve çalışma süresi, rol netliği, özerklik, destek ve adil ve şeffaf süreçler gibi psikososyal faktörler, iş deneyimini büyük ölçüde etkiler ve çalışanların güvenliği, sağlığı ve performansını etkiler” denildi. Ayrıca “Psikososyal faktörler çalışanlara zarar verdiğinde, fiziksel, kimyasal ve biyolojik tehlikelerle birlikte, güvenli ve sağlıklı çalışma ortamları sağlamak için ele alınması ve yönetilmesi gereken tehlikeler haline gelirler” tespiti de yapıldı.
ILO YAKLAŞIMLARI
Haziran 2022’de Uluslararası Çalışma Konferansında, “Güvenli ve Sağlıklı bir Çalışma Ortamı” ILO’nun çalışma yaşamında temel haklar ve ilkeleri içinde yer aldı. Bu elbette oldukça önemli bir gelişme olarak değerlendirildi.
2023 yılının teması da bu yaklaşım içerisinde ele alınmış ve 155 ve 187 sayılı iki ana Sözleşmenin uygulanması göz önünde bulundurularak çalışanlar için “sağlıklı ve güvenli çalışma ortamının” sağlanmasının “insan onuruna yakışır iş” için olmazsa olmaz bir koşul olduğu vurgulanmıştı.
2024 teması da bir önceki yılın temasıyla uyumlu bir şekilde iklim krizinin çözümüne dönük politikaların ve teknolojik yaklaşımların ön plana çıkarılması olmuştu. İklim krizinin çalışma yaşamında etkilerinin azaltılması, ölümcül vakaların engellenmesi ve herkes için insan onuruna yakışır işlerin yaygınlaştırılması hedeflenmişti.
2025 yılında ana tema işyerlerinde yapay zeka ve dijitalleşme ve bunun sağlık ve güvenliği etkisi, 2026 yılında ise sağlıklı bir psikolojik ortam sağlamak olarak belirlenmiştir.
Ama geçen 4 yıla bakıldığında bu alanlarda gözle görülen bir iyileşme olmadığı gibi aksine tüm bu hedeflerden giderek uzaklaşmayı eğilimlerinin hızlandığı gözlemlenmektedir.
Yine, ısrarla vurgulamak gerekirse, “ILO 1998 Çalışma Yaşamında Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi”nden, “Çalışma Yaşamının Geleceği 100. Yıl Bildirgesi”ne kadar arzu edilen hedeflere erişebilmek mümkün olmadığı gibi, görünen gelecekte de pek olası görünmemektedir.
Dünyada İstihdam ve Sosyal Görünümler 2022, 2023 , 2024 ve 2025 yılı raporlarına bakıldığında, pandemi dönemi ve sonrasında üretim, istihdam, işsizlik, kayıtdışılık, yoksulluk, sosyal eşitsizlik ve ücretler vb. bütün parametrelerde derinleşen ve kaygı uyandıran kriz süreci devam ediyor ve iyileşme yönünde herhangi bir umut ışığı da görünmüyor.
Son birkaç yıldır başta gelişmiş kapitalist ülkelerde ortaya çıkan siyasal eğilimlerin ve bunu temsil eden liderlerin sağ popülist, ırkçı ve göçmen karşıtı yaklaşımlarının yanında, korumacı eğilimler giderek ticaret savaşlarını derinleştirmektedir. Bu faktörler göz önüne alındığında yukarda belirtilen olumsuzlukların giderek daha da derinleşmesi beklenmektedir. ILO’nun raporlarında amaçladığı yoksulluğun giderilmesi hedefleri büyük ölçüde başarısızlığa uğramış durumdadır.
2025 yılı ILO raporunda çok özetle şu ifadelere yer verilmektedir: “Ekonomik politikalar normalleşmiş olsa da derin yapısal zayıflıklar devam etmektedir. İklim değişikliği, teknolojik ilerlemeler, demografik geçişler ve jeopolitik gerilimler gibi faktörler bu zayıflıkları daha da derinleştirirken en kırılgan gruplar olan kadınlar ve gençler bu süreçten en fazla etkilenen kesimler olmaktadır.”
2026 yılı raporunda ise şu görüşlere yer verilmektedir: “Ekonomik belirsizlik ortamında küresel işsizlik oranlarının dirençli olmasına rağmen, dünya, insana yakışır iş açığının anlamlı bir şekilde azaltılması konusunda yetersiz kalmaya devam ediyor. …Bununla birlikte, yapay zeka kullanımının yaygınlaşması, ticaret politikasındaki belirsizlik, düşük doğrudan yabancı yatırımlar ve durgun ticaret büyümesi ticaretle ilgili sektörlerde istihdamın genişletilmesi yoluyla çalışma koşullarının iyileştirilmesi daha zor hale gelmiştir. Küresel büyümenin durgun olduğu ve resmi kalkınma yardımlarının düştüğü dönemlerde, ülkeler insana yakışır işleri teşvik etmek için giderek daha fazla iç politikalara ve ekonomik dönüşümün itici güçlerine güvenmek zorunda kalacaklardır.”
Bu değerlendirmeler ışığında dünya ölçeğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamalarında bir iyileşme beklemek de mümkün görünmemektedir.
Her yıl yaklaşık 2.5 milyon insan çalışırken ölüyor, 160 milyon insanda meslek hastalıkları vakası görülüyor.
Çalışma ortam ve koşullarındaki ölümlerin başta gelen risk faktörleri, hava kirliliği, kanserojen maddelerle çalışma, ergonomik riskler, uzun çalışma saatlerine bağlı ölümlerdir.
Diğer yandan, özellikle uzun çalışma saatlerine dikkat çekilmesi gerekmektedir. Uzun çalışma saatlerine maruz kalmanın kalp hastalıkları ve inmelerden kaynaklanan ölümlerde ciddi oransal artışlara sebebiyet verdiği Uluslararası Çalışma Örgütü ve Uluslararası Sağlık Örgütü raporlarında yerini almış durumdadır.
İŞ CİNAYETLERİNDE KARA TABLO DEVAM EDİYOR
Ülkemiz İSİG mevzuatı ve uygulamalarını, dünyadaki kabul edilemez kötü çalışma koşullarından ayrı düşünebilmek mümkün değildir. Aksine sermaye-iktidar ilişkisi içerisinde sürdürülen politikalara bakıldığında ülkemizde durum daha da vahim bir görünüm almaktadır.
Gerçeklerin ne olduğunu, geçen 2 yıl sürede, bu anma gününde tekrar göstermek durumundayız.
İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin temelini oluşturan 155 ve 187 sayılı ILO Sözleşmelerini onaylamış durumdayız. Yine kritik öneme sahip 161 (sağlık) ,167 (inşaat), 176 (maden) sayılı ILO sözleşmeleri kabul edilmiş durumdadır.
Bütün bu sözleşmelere bakıldığında ortak maddeleri; çerçeve tanım, ulusal düzeyde eylem, işletme düzeyinde alınması gereken tedbirler, işverenin sorumlulukları, işçinin yükümlülükleri, sürece katılım, bilgilenme ve eğitim ve işten kaçınma hakkı olarak sıralanabilir.
Görüldüğü üzere ILO’nun asgari düzeyde düzenleme içeren sözleşmeleri çerçevesinden bakıldığında, İSİG alanındaki düzenlemelerin içeriğine dair olumsuz fikir beyan etmek mümkün görülmemektedir. Ama asıl sorun ülke mevzuatı ve bu mevzuatların yaşama geçirilip geçirilmediğinde düğümlenmektedir.
2005 yılında Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi’nin fiili olarak oluşturulması ve onun yönlendirmesi altında, 2006’dan 2018 yılına 3 yönlendirici Stratejik Belgenin ve buna bağlı eylem planlarının oluşturulması, ne yazık ki ülke İSİG uygulamalarında bir iyileştirme sağlamamıştır. Aksine, Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi uzun bir dönem işlevsiz bırakılmış, Ulusal Eylem Planları kağıt üzerinde kalmış ve uygulama alanı yaratılmamıştır.
2012 yılında 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasının çıkarılması ve alana ilişkin yönetmeliklerin düzenlenmesiyle ILO sözleşmeleriyle kağıt üzerinde asgari uyumluluk sağlanmış olmasına rağmen iş kazaları, cinayetler ve meslek hastalıklarında durum giderek kötüleşmeye devam etmektedir.
DİSK, işçi sağlığı ve iş güvenliğinde kurumsal ve kamusal bir politikayı uygulayabilmek için iki temel sorunun aşılmasını inatla savunmuştur; savunmaya da devam etmektedir. Bu iki temel sorun, çökmüş bir işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemin varlığı ve sermaye birikim ve/veya kalkınma modelinin acımasız sömürü düzenini sürdürmek için saldırgan, kuralsız ve insan unsurunu hiçe saymasıdır. DİSK, bu iki temel sorunun varlığı sürdükçe, iş cinayetlerinde ve meslek hastalıklarında istenilen düzeyde iyileştirmelerin olamayacağını, çalışma ortam ve koşullarında insan onuruna yakışır iş uygulamalarının gerçekleşemeyeceğini ısrarla belirtmiştir.
2012 Haziran’ında çıkarılan 6331 sayılı yasa ile işçi sağlığı iş güvenliği alanında müstakil bir yasa düzenlemesi yapılmıştır. Ama kamusal bir anlayışla düzenleme yerine piyasa aktörlerinin taleplerini karşılayan bir tutumda ısrar edilmiştir. Lafta kalan proaktif önlem anlayışı ve göstermelik risk değerlendirmesinden ibaret bir süreç yaşanmıştır.
Kısacası, piyasa aktörlerinden hizmet alımı ve teknik önlemleri onlara havale eden ve onların denetimi üzerinden işçi sağlığı ve iş güvenliği alanındaki sorunların çözülebileceği bir hiyerarşi yaratılmıştır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanının piyasanın gereklerine uygun düzenlemesi sorunların daha da ağırlaşmasına yol açmıştır. Sorunun teknik bir sorun değil, politik bir sorun olduğu da göz ardı edilmiştir.
Geçmişten bugüne DİSK olarak ısrarla dikkat çektiğimiz durum, işçi sağlığı iş güvenliği alanının ekonomi-politiğinin, mevcut sermaye birikim rejiminin önünde engel teşkil etmeyen, aksine kendisi de birikim sağlanacak bir alan olarak düzenlenmiş olduğudur. Sonuç ortadadır: iş kazaları/iş cinayetleri azalmak bir yana aksine hızla yükselmiştir.
Ülkemizde işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi işlemez durumdadır.
Türkiye ölümlü iş kazalarında Avrupa’da ilk sıradadır.
Sosyal tarafların mutabakatı olmadan 2012 yılında çıkarılan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası, daha sonra sermayenin aşırı üretimi ve kârı için gevşetildi ve çeşitli değişiklikler yapıldı. Geride kalan 14 yılda söz konusu yasada 40’ın üzerinde değişiklik yapıldı.
Bu siyasal müdahalelerin yarattığı değişiklikler, yetkili kurumların denetim ve yaptırımlarını sürekli gevşetmekte dolayısıyla engellemektedir. Sermayenin taleplerine uygun düzenlemeler işletmelerde denetim ve yaptırımları işlevsiz kılmış, dizginsiz bir sömürü ilişkilerinin de önünü açmıştır. Tam da bunun için işçi sağlığı iş güvenliği alanı politiktir.
KAMU SİYASETİNİN İFLASI
2000’li yıllardan bu yana siyasal ve ekonomik dönüşüm sermayenin talepleri doğrultusunda yaşama geçirilirken bu dönüşümün sonucu olarak iş cinayetlerinde büyük artış yaşandı. Kitlesel iş cinayetleri, yoğun olarak inşaat ve maden olmak üzere ülkenin dört bir yanında gerçekleşti. Soma’dan Torunlara, Amasra’dan İliç’e, Davutpaşa’dan Gayrettepe’ye, Balıkesir’den Bolu Kartalkaya’ya kitlesel cinayetler katlanarak devam etti. Ayrıca büyük endüstriyel kazalar giderek arttı.
AKP’li yıllarda SGK verilerine göre 2024 yılı sonu itibariyle, yaklaşık 26 bin işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. İSİG verilerine göre, Kasım 2002’den 2024 yılına kadar iş cinayetlerinde en az 36 binin üzerinde işçi yaşamını yitirdi.
Ülkemizde çalışma ortam ve koşullarında bir iyileşmenin varlığından söz edilemeyeceği gibi, bütün kabul edilmiş uluslararası sözleşmelere, çıkarılmış yasa ve yönetmeliklere rağmen son 24 yılda işçiler aleyhine olan uygulamalar temel bir politika haline gelmiştir.
Meslek hastalıkları tanısı koyma ise çok büyük bir sorundur. Meslek hastalığı tanısı koyma yetkisi verilmiş 150’ye yakın devlet ve üniversite hastanelerinin durumu ise meslek hastalığı tanı koyma sisteminin yokluğu nedeniyle işlevsizdir.
MESEM’e kayıtlı 1,3 milyonun üzerinde çocuk ve genç işçiye, sanayi sitelerinde, mevsimlik tarım işlerinde, kayıt dışı ortamlarda çalıştırılan çocuklar da eklendiğinde sayı oldukça yükselmektedir. Uluslararası sözleşmelerde asgari yaş ve bunun uygun biçimde düzenlenmesi ile en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin yasaklanması ve ortadan kaldırılması istenirken bizzat iktidar eliyle yasal düzenlemeler yapılarak geleceğin üretken emeği hızla tüketilmektedir.
Son yıllarda iki konjonktürel gelişme işçi sağlığı ve iş güvenliği alanını daha da kötü duruma getirmiştir
İlki, OHAL ilanıdır. OHAL, emeğe karşı sermayenin ve siyasal iktidarın acımasız ve doğrudan saldırısı biçiminin önü açılmıştır.
İkincisi, 2 yıl sürmüş olan Covid-19 salgının çalışma yaşamında yarattığı dönüşümlerin kamu denetim ve yaptırımlarındaki etkileridir. Emek karşıtı dönüşümler bir yana, Çalışma Bakanlığının kurumsal yapısı etkisiz hale getirilmiş, bakanlık birleştirme ve ayrıştırma süreçleri yapısal bir işlevsizlik yaratmıştır. Bu durum, görev, yetki ve sorumluluk alanlarında karmaşaya yol açmış, deyim yerindeyse, eli kolu bağlanmış bir bakanlığın sorumluluk alanlarının başka bakanlıklar tarafından müdahalesine yol verilmiştir. 6331 sayılı İSG Yasası, bağlı yönetmelikler ile iş yerlerindeki ilgili kurullar tamamen işlevsiz hale getirilmiştir.
Denetim ve yaptırım işlevleri büyük ölçüde akamete uğratılmıştır. Salgın döneminde iş yerlerinde İşçi sağlığı ve iş güvenliği pratiklerinin bu alana özel olarak geliştirilmesi ve mekanizmalarının uygun işletilmesinin önü kapanmıştır.
Son yıllarda işyerlerinde yaşanan katliamlara bakıldığında hepsinin temelinde yasa ve yönetmeliklerin bilerek ve isteyerek görmezden gelinmesi vardır. Hukuk istisnasız işlemez hale sokulmuştur. Doğayı, çevreyi, çalışanları ve insanı gözden çıkaran bu üretim tarzı, kamunun buna izin vermesiyle sürmektedir.
Sorunlar büyük, tablo vahim durumdadır.
İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİNİ MÜCADELE ALANI OLARAK ELE ALMAK
İnsanca bir yaşam, insana onuruna yakışır bir iş istiyorsak artık bu alanda da örgütlenme ve mücadele azmimizi yükseltmemiz gerekmektedir.
Sendikal örgütlenmelerin işyerlerinde, fabrikalarda, işletmelerde etkin hale gelmesi, toplumsal bir denetim mekanizması işlevi kazanması artık yaşamsal önemdedir. Kapsam açısından kamusal niteliği olmayan, denetim ve yaptırımları yetersiz mevzuat uygulamaları karşısında yapılacak en önemli iş, kendimizi bu alanda tahkim etmek olacaktır.
Kader diyen, fıtrat diyen, işçilerin güvensiz davranışlarından dem vuran yetkililere, bütün bu iş cinayetlerinden onların bu çökmüş sistemlerinin sorumlu olduğunu her yerde en etkin bir şekilde vurgulamak şarttır. Öte yandan kamusal bir işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemin yaratılması için her türlü çabayı göstermek zorundayız.
Daha da önemlisi, yoksulluğu, işsizliği, güvencesizliği, örgütsüzlüğü yaratan bu üretim ve sömürü düzenine karşı mücadele etmek kaçınılmazdır. Vahşi sömürü mekanizmalarını çocuk bedenlerine kadar genişleten ve bunu sürekli büyüten bir birikim rejimi, bu ülkenin geleceğini çalmaya devam edecektir.
Ülkenin geldiği şu aşamada, hak olanı dahi almak dişe diş bir sınıf mücadelesini gerektirmektedir. Yani uluslararası, bölgesel, ulusal yasalar ve/veya direktifler/yönetmelikler her ne olursa olsun kazanılmış hak edilmiş, yasal olan bütün düzenlemelerin hayata geçirilmesi için sermaye ve onun iktidarıyla mücadele şarttır.
Bu nedenle, Sendikaların örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması zorunludur. İSİG alanını temel örgütlenme alanı olarak ele alan sendikaların iş yerlerinde örgütlülüğü hayati önemdedir.
Sağlık, güvenlik ve çevreyle ilgili özerk-demokratik bir kurumsal yapının sendikalar, meslek oda ve birlikleri ve üniversiteler ile oluşturulması için ısrarcı bir çabanın gösterilmesi gerekmektedir.
Her sene 28 Nisan’da söylüyoruz: Hayatını kaybeden emekçilerin anısına saygı gösterilmesi, bugünün anlam ve önemine uygun olarak yas günü olarak anılmasıyla anlamlı olacağı gibi bu konudaki mevzuat ve uygulamaların iyileştirilmesi için örgütlü mücadeleyi sürdüreceğiz.




